Ana sayfa Blog

MS Klinik Seyir Tipleri

0
MS Klinik Seyir Tipleri
MS Klinik Seyir Tipleri

MS klinik tipleri Lublin ve arkadaşları tarafından 2013 yılında klinik izole sendrom (KİS), relapsing (ataklı) MS ve progresif (kötüleşen) MS olarak üç başlık altında tanımlanmıştır. Bu temel seyirler içerisinde hastalık aktivitesinin (atak gelişmesi, MR de lezyon aktivitesi) ya da hastalık ilerlemesi/özürlülüğün giderek artması hastalığın alt seyirlerini belirlemede önem kazanmıştır. Progresif relapsing terimi artık kullanılmamaktadır, çünkü bu hastalar progresif-aktif hastalar grubu içine alınmıştır. KİS, MS fenotipleri arasına sokulmuştur. Radyolojik izole sendrom hastalar klinik belirti ve bulgulara sahip olmadığından bir MS fenotipi olarak belirlenmemiştir.

– KİS: İzole optik nöropati, medulla spinalis tutulumu, beyin sapı sendromu, daha az sıklıkla hemisferik tutulum şeklinde klinik bulgu vererek ortaya çıkan, MR’de MS’i düşündüren semptomatik ya da asemptomatik (sessiz) lezyonların gözlendiği, SSS’nin enflamatuvardemiyelinizan doğada etkilendiği ilk nörolojik tablo KİS olarak adlandırılmaktadır.

– Ataklarla seyreden MS (RRMS): Akut atakları izleyen tam ya da tama yakın düzelme dönemleri mevcuttur, Ataklar arasında hastalıkta ilerleme gözlenmez. Aktif* RRMS Non-aktif RRMS

– Progresif seyreden MS: Hastalık seyri sırasında özürlülüğün eklendiği seyirdir. Atak ve iyileşmeler ile giden ortalama 5-6 yıllık erken dönem sonrası atak sayısının azaldığı, düzelmenin az olduğu, özürlülüğün giderek arttığı ikincil ilerleyici dönem gözlenebilir, başlangıçtan itibaren ataklar yaşansa da sürekli bir özürlülük artışı gözlenebilir veya iyileşme kaydedilmeden, başlangıçtan itibaren hastalığın kötüleşmesi gözlenebilir. Aktif, progresif Aktif, non-progresif Non-aktif, progresif Non-aktif, non-progresif (stabil hastalık)

*Aktif hastalık; klinik olarak tam düzelen ya da sekel bırakan atakların olduğu ve/veya manyetik rezonans görüntülemede (MRG) T1 incelemede kontrast tutan ve/veya T2 incelemelerde hiperintens yeni lezyon gelişmesi olarak tanımlanmaktadır.

Benign MS ciddi sekel bırakmayan seyrek ataklar ile karakterize, MRG’de düşük lezyon yükünün saptandığı retrospektif olarak konulan bir tanıdır. Hastalığın başlangıcından 15 yıl sonra “Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği” (EDSS) skorları ≤3 olan hastalar benign MS olarak kabul edilir.

Tanı

MS tanısındaki temel prensip, SSS içindeki lezyonların ve neden olduğu klinik tablonun zamanda ve alanda yayılımının gösterilmesi ve benzer özelliklere sahip alternatif hastalıkların klinik ve/veya inceleme yöntemleri ile dışlanmasıdır. Bazı olgularda tanı klinik ve laboratuvar bulguları ile kolaylıkla konulabilir. Ama bazıları için bu kadar kolay değildir. Özellikle KİS döneminde ve atipik klinik ve MRG özelliklerine sahip olgularda tanı güçlükleri yaşanmaktadır. Böyle olgularda tanı bazen, klinik ve radyolojik takip sonunda kesinleştirilir. Son yıllarda gündemimize giren «radyolojik izole sendrom», bugün için henüz MS olarak kabul edilmemekte ancak 1/3’ü 5 yılda MS’e dönüştüğü için bu hastalarda klinik ve radyolojik takip önerilmektedir.

Kesin MS tanısını koymayı sağlayacak patognomonik bir klinik veya laboratuvar bulgu olmadığı için yıllardan beri tanı kriterleri oluşturmaya yönelik çalışmalar yapılmıştır. İlk kez 1965 yılında Schumacher paneli ile kesin MS tanı kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterler, klinik özellikler temelinde belirlenmiştir ve daha sonra geliştirilen tüm klinik tanı kriterlerinin temelini oluşturmuştur. Tanıda temel prensip SSS’deki hastalığın klinik olarak zamanda ve alanda yayılımının gösterilmesi olmuştur. Daha sonrasında bazı yazarlar tarafından revizyonlar yapılsa da 1983 yılında geliştirilen Poser tanı kriterleri Schumacher kriterlerinin yerini almış ve uzun yıllar MS tanısında kullanılmıştır. Poser kriterlerinde laboratuvar verileri de tanıda kendine yer bulmuştur. Temel laboratuvar kanıt beyin omurilik sıvısında (BOS) oligoklonal band (OKB) varlığı ise de MRG ve uyandırılmış potansiyeller de paraklinik kanıt olarak kabul edilmiştir. Bu kriterlere göre; klinik olarak kesin MS, laboratuvar destekli kesin MS, klinik olarak olası MS ve laboratuvar destekli olası MS olmak üzere 4 tanı kategorisi tanımlanmıştır.

MS Klinik
MS Klinik

Kesin MS tanısını koymayı sağlayacak patognomonik bir klinik veya laboratuvar bulgu olmadığı için yıllardan beri tanı kriterleri oluşturmaya yönelik çalışmalar yapılmıştır. İlk kez 1965 yılında Schumacher paneli ile kesin MS tanı kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterler, klinik özellikler temelinde belirlenmiştir ve daha sonra geliştirilen tüm klinik tanı kriterlerinin temelini oluşturmuştur. Tanıda temel prensip SSS’deki hastalığın klinik olarak zamanda ve alanda yayılımının gösterilmesi olmuştur. Daha sonrasında bazı yazarlar tarafından revizyonlar yapılsa da 1983 yılında geliştirilen Poser tanı kriterleri Schumacher kriterlerinin yerini almış ve uzun yıllar MS tanısında kullanılmıştır. Poser kriterlerinde laboratuvar verileri de tanıda kendine yer bulmuştur. Temel laboratuvar kanıt beyin omurilik sıvısında (BOS) oligoklonal band (OKB) varlığı ise de MRG ve uyandırılmış potansiyeller de paraklinik kanıt olarak kabul edilmiştir. Bu kriterlere göre; klinik olarak kesin MS, laboratuvar destekli kesin MS, klinik olarak olası MS ve laboratuvar destekli olası MS olmak üzere 4 tanı kategorisi tanımlanmıştır. tanılamaya neden olabileceği gibi bir endişe dile getirilmiştir. Ayrıca, çocuklar, Asyalılar, Latinler gibi farklı popülasyonlar da aynı duyarlılık ve özgüllüğü göstereceği konusunda da soru işaretleri oluşmuş ve bu gruplar için ek çalışmalara ihtiyaç olduğu vurgulanmıştır. Daha sonra elde edilen yeni veriler, gelişen teknolojiler nedeni ile “International Advisory Committee on Clinical Trials in Multiple Sclerosis” 2016 ve 2017’de 2 kez toplanarak McDonald 2010 kriterlerini güncellemiş ve 2017 revizyonunu yayınlamışlardır. Panel 2010 kriterlerinin klinik ve araştırmalar bazında iyi bir temele oturduğuna karar vermiş ve majör bir değişiklik yapmamıştır. 2017 revizyonunda 2010’dan farklı olarak, MRG alanda yayılım kriterlerine kortikal lezyonlar jukstakortikal lezyonların eşdeğeri olarak girmiştir. Alanda yayılım kriterlerinde; infratentorial ve spinal lezyonlar için, zamanda yayılım kriterlerinde; kontrastlanan lezyonlar için semptomatik-asemptomatik ayrımı kaldırılmıştır. Ek olarak, BOS’da OKB varlığı zamanda yayılım kriterine alternatif kriter olarak yer almıştır. Primer progresif MS tanısında da lezyonların semptomatik-asemptomatik ayrımı kaldırılmıştır. Ancak 2017 revizyonunda da optik nörit (ON) ile başvuran hastalarda optik sinirdeki lezyonlar yeterince kanıt olmadığı gerekçesi ile değerlendirme dışı tutulmuştur. Panel ayrıca, tanı konduğunda hastalığın önceki yıldaki seyrini değerlendirilerek hastalık tipi (RR, primer progresif, sekonder progresif) ve aktif ya da inaktif olduğunun belirlenmesini ve periyodik olarak yeniden değerlendirme yapılmasını önermiştir.

2017 revizyonunda da 2010 kriterlerinde olduğu gibi, hastanın özellikleri kriterleri tam olarak karşılıyorsa ve klinik presentasyon için daha iyi bir açıklama yoksa tanı “MS” olarak kabul edilmektedir. Eğer MS düşündürüyor ama kriterleri tam olarak karşılamıyorsa tanı “olası MS”dir. Eğer klinik durumu açıklayacak daha iyi bir hastalık tanısı varsa tanı “MS değil”dir. Panel, olası MS kategorisine atipik prezentasyonlu olguların dahil edilmesini de tartışmış ancak bu konuda görüş birliği oluşmamış ve bu olgulara daha çok odaklanmış çalışmalara ihtiyaç olduğuna karar verilmiştir. Radyolojik izole sendromun da şimdilik hastalık olarak tanımlanmamasını, ancak tipik KİS ortaya çıkarsa ve mekanda ve zamanda yayılım kriterlerini karşılayan MRG bulguları varsa MS tanısı konulmasını önermiştir. Radyolojik izole sendromu olan ve ek olarak BOS’da-spesifik OKB saptanan kişilerde MS tanısı konulması gündeme getirilmişse de bu fikrin yeterince destek bulmadığı bildirilmiştir. Panel, 2010 kriterleri yayınlandıktan sonra yapılan çalışmaları değerlendirdiğinde, bu kriterlerin Asya, Ortadoğu ve Latin topluluklarında kullanılamayacağını gösteren bir veri olmadığı kanaatine varmıştır. Yine de 2017 kriterlerini uygularken MS’in daha nadir fakat NMO’nun, MS ile karışabilecek enfeksiyöz hastalıkların ve beslenme yetersizliklerinin daha sık görüldüğü bu topluluklarda MS tanısı koyarken daha dikkatli davranılmasını önermişlerdir.

2010 kriterlerinin özellikle 11 yaş ve üstü çocuklarda kullanımının uygun olduğunu gösteren birçok çalışma olmakla birlikte, panel 2017 kriterlerinin ADEM kliniği ile başvuran çocuklara uygulanmamasını önermektedir. Yine 60 yaş üstünde ki hastalarda bu kriterlerin dikkatle kullanılması önerilmektedir

İNSAN KAYNAKLARI İDARENİNDE İŞGÖREN BULMA VE SEÇİMİ

0
İNSAN KAYNAKLARI İDARENİNDE İŞGÖREN BULMA VE SEÇİMİ
insan

Çalışan temini ve seçimi, işletmenin ihtiyaç duyduğu nitelikli insanların araştırılması, seçilmesi ve işe alınması süreçlerini kapsayan faaliyetler olarak tanımlanmaktadır (Uyargil ve d., 2009: 85). Farklı bir tanıma göre ise çalışan temini, işletmenin çalışan işe alma sürecinde adayları değerlendirirken detaylı ve profesyonel çalışan seçme tekniklerinin kullanılmasıdır (Way, 2002: 767). İşletmelerin uluslararası piyasalardan pazar paylarını artırmaları ve dolayısıyla rakipler karşısında hemen erimemeleri için organizasyona nitelikli, kaliteli ve işletmeye artı bir değer katacak elemanın ya da işgörenin seçimi gelmektedir. Rakiplerimiz karşısındaki en etkili aracımız şüphesiz ki uygun işe uygun işgörenin bulunması ve seçimidir. Teknoloji devi olarak tanınan süper güçlerden ağır makinalı silah veya yüksek teknolojik askeri mühimmatı transfer ettiğimiz halde ilgili araçların yazılım ve şifrelerini bir türlü elde edemiyoruz. Yani “paranın her kapıyı açtığı” ifadesi maalesef beyin gücü veya kalifiyeli işgörenin bulunması noktasında ne kadar aciz kaldığı gözler önüne seriliyor. Bundan dolayı işletmelerin üzerinde düşünmesi gereken en temel konulardan biri işletmenin verimlik ve kârlılık vb. amaçlarından dolayı işletme için en uygun işgörenin temin edilmesi gerekmektedir

Gerçekten de işe uygun çalışan alınmadığı takdirde verimliliğin azalması, moralsizlik, çatışma, işgücü kaybı, iş kazalarında artma gibi istenmeyen durumların oluşması kaçınılmazdır. Sonuçta hem çalışana hem de işletmeye maliyeti yüksek olan işten çıkma veya işten çıkarılma durumları ortaya çıkacaktır (Sabuncuoğlu, 2000: 73-74). İş gören bulma ve seçme süreci birçok hazırlık safhası gerektirir. İşletmenin amaçları doğrultusunda personel planlaması yapılması, seçilecek personelin yapacağı işin iyi ve anlaşılır bir şekilde tanımlanması ve bu tanımlara uyacak iş gören niteliklerinin belirlenmesi gerekmektedir (Çağlayan, 2015: 13-14). Kurumların hepsi doğal olarak en iyi elemanlarla çalışmak istemektedir. En iyiyi seçmek için ihtiyacın tanımlanması, başvuru yönetimi, seçme ve yerleştirme süreçleri takip edilir. Eleman ihtiyacı belirlendikten sonra açık duyuru sistemi, gazete ilanı, e-ortam, insan kaynakları danışmanları, üniversiteler gibi yöntem ve sistemler kullanılarak adaylara ulaşılmaya çalışılır. Ulaşılan adayların seçme ve yerleştirilmesi için ön eleme, sayısal veya sözel sınavlar, kişilik envanterinin değerlendirilmesi, mülakatlar ve simülasyon gibi süreçler işletilerek karar verilir. Aday da işi kabul ederse iş sözleşmeleri ile işe başlama süreci gerçekleşir (Yarımkaya, 2011: 21-24). Gereksinme Duyulan Personelin Bulunmasında İki Kaynaktan Yararlanılır(Sabuncuoğlu, 2008: 72-73)

YARARLANMA BİYOLOJİK AJANLARIN

0
YARARLANMA BİYOLOJİK  AJANLARIN
Biyolojik

GİRİŞ “Biyolojik” terimi, canlı hücre sistemlerinde (biyolojik olarak aktif sistemler) geliştirilen ve üretilen tedavileri tanımlar. Biyoterapi biyolojik kaynaklardan elde edilen ve/veya biyolojik yanıtı etkileme özelliğine sahip ajanları kullanarak yapılan tedavi şeklidir. İmmünoterapi ise bireyin bağışıklık sisteminin belirli kısımlarını kullanarak kanser gibi çeşitli hastalıkları tedavi etmek anlamına gelir. İmmün sistemin uyarılması esasına dayandığı için de immünoterapi ve biyoterapi kendi aralarında sık sık birbirlerinin yerine değiştirilerek kullanılmaktadır. Biyoterapi temelde immün cevabı düzenlemekte ise de aynı zamanda immün sistemden bağımsız biyolojik süreçleri etkileyen ajanların kullanımını da içerir. Çeşitli kanser, otoimmün hastalıklar, inflamatuvar hastalıklar ve destek tedavi gibi birçok alanda kullanılan biyoterapi ajanları kanser tedavisinde dördüncü ana yöntem olarak kabul edilmektedir. Biyoterapinin tarihçesi 1891’de New York Memorial Hastanesinde bir cerrah olarak çalışan William B. Coley’in bakteri toxinini inopere sarkomlu hastalara vererek malignensilerinin gerilemesini umut etmesiyle başlamıştır. Bu yaklaşım sonucu spesifik olmayan Bacille Calmette-Guerin (BCG), Corynebacterium parvum ve levamisole gibi immün uyarıcılar geliştirilmiştir (https://www.cancerresearch.org/join-the-cause/cancer-immunotherapy-month/30-facts/02). Biyolojik ajanların çoğu sitokinlerdir; bunlar düşük molekül ağırlığındaki proteinler olup, hücrelerin yakınında yerleşmiş, kısa hareket/etki alanı olan ve immün yanıtı uyarmak için üretilen hücrelerdir. Biyolojik ajanlar Recombinant DNA teknolojisi, Hybridoma, Gen teknolojisi ile üretilirler. Biyoterapi ajanlarının etki mekanizmaları çok çeşitlidir (Liao & Oldham, 2018):

1. Konakçının antitümör yanıtını arttırmak: efektör mekanizmaların genişletilmesi ya da restorasyonu yoluyla ya da zararlı konakçı yanıtının bir bileşenini azaltarak (örn.anti-CTLA-4 gibi immün kontrol noktası inhibitörleri) 2. Belirli immün hücrelerin, doğal biyolojik maddelerin veya sentetik türevlerinin uygulanması yoluyla konakçı savunmalarını güçlendirmek; 3. İmmün yanıtı uyarmak veya tümör hücrelerinin in vivo duyarlılığını arttırmak için modifiye edilmiş tümör hücreleri veya diğer aşı tipleri kullanılarak konakçı tepkilerini arttırmak; 4. Tümör hücrelerinin olgunlaşmasını, farklılaşmasını veya sessiz kalmasını sağlamak; 5. Proliferasyon, migrasyon / invazyon, apopitoz ve anjiyogenez ile ilgili tümör hücrelerinin büyüme-uyarıcı faktörleri veya sinyal yollarına engel olmak 6. Daha etkili sitostatik / sitotoksik antitümör aktivitesini oluşturmak üzere kanser hücreleri yada immün hücrelere bağlanması ve hedeflemesi için biyolojik molekülleri kullanmak 7. Tümör mikroçevresini ya da konakçı bağışıklık sistemini modifiye etmek için biyolojik molekülleri kullanmak, örn. efektör T hücreleri veya doğal öldürücü (NK) hücrelerin tümör hücrelerini hedeflemesi ve yok etmesi gibi Biyolojik ajanlar, hastaların tıbbi bakımında önemli bir rol oynamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından 2010-2015 yılları arasında onaylanan ilaçların % 22’sinin biyolojik ajanlar olduğu, ABD’de tüm reçetelerin % 1’inden daha azı biyolojik ajanlar olsa da, reçeteli ilaç harcamalarının % 28’i biyolojik ajanların oluşturduğu rapor edilmiştir (Sarpatwari, Avorn & Kesselheim, 2015). 2019 yılına gelindiğinde, küresel biyolojik pazarın 66.4 milyar dolara ulaşacağı tahmin edilmektedir (Camacho & Pai, 2015). Biyolojik ürünlerin patent sürelerinin bitmesiyle birlikte biyobenzer ürünler üretilip ruhsatlandırıldıktan sonra piyasaya sürülebilmektedirler. Tüm dünyada 200 den fazla yeni biyobenzer ürün geliştirme projesi sürmektedir. Biyobenzer ürünler benzer biyolojik tıbbi ürünün kısaltmasıdır olup patentleri sona eren mevcut biyofarmasötik ürünlerin yeni versiyonlarıdır ve çoğunlukla proteinlerden oluşurlar. Türkiye’de 2008 yılında “Biyobenzer tıbbi ürünlere ilişkin kılavuz” yayımlanmıştır ve bu sayede biyobenzer ilaçların ruhsatlandırma kriterleri de belirlenmiştir (Dal, Karadoğan & Sezer, 2015).

Demanslı Hastanın Bakımı ve Tedavisi

0
Demanslı Hastanın Bakımı ve Tedavisi
demans

Bilişsel Fonksiyonların Sürdürülmesine yönelik olarak çevredeki belirsizliğinin azaltılması ve ipuçlarının artırılması gerekmektedir. Bunun için hastaya sakin yaklaşmak, hasta ile etkileşimde kendini tanıtmak, hastaya ismi ile hitap etmek, çevreyi basit ve güzel tutmak, günlük yaşam için düzenli bir plan yaparak hastanın uyumunu kolaylaştırmak, hastanın hatırlamasına ve oryantasyonuna yardımcı resimler, notlar, etiketler, ipuçları kullanmak, çevreyi gözlemesi için pencere kenarında oturmasını sağlamak, iletişimin bir parçası olarak çevresel uyaran vermek önerilmektedir. Fiziksel Güvenliğin Sürdürülmesine yönelik olarak çevrenin kontrolü ve güvenliğinin sağlanması, tedavinin uygun zamanda ve dozda uygulanması ve yanıtının izlenmesi, yemek ısısının kontrolü, maksimum düzeyde bağımsızlık ve özgürlüğe izin verilmesi uygulamalarını gerçekleştirmek gerekmektedir. Bağımsızlık ve özgürlüğün sağlanması için güvenli çevrede dolaşması, kısıtlamaların kullanılmaması ve tanılayıcı etiketler kullanılmalıdır.

Fizyolojik Fonksiyonun Optimal Düzeyde Sürdürülmesine yönelik olarak günlük rutinde anksiyetenin azaltılması, yaşam kalitesinin geliştirilmesi, benliğin olumlu duygularını geliştirilmesi uygulamalarının yapılması beklenmektedir. Bu amaçla hemşire hastayı oryante tutmalı, unutkanlığa karşı sabırlı olmalı, günlük rutini korumalı, hastaya zaman ayırmalı ve dinlemeli, hasta ile konuşmaya istekli olmalı, hastayı geçmişte mutsuz eden durumları önlemeli, hasta ile gerekçeler hakkında konuşmamalı, egzersiz, yürüyüş, televizyon izleme, hafif müzik dinleme gibi aktiviteler için fırsat yaratmalıdır. Ayrıca hemşire; hastaya duyguları olan bir birey olarak davranmalı, hastayı küçümsememeli, anksiyete duygularını konuşmalı, duygularını anlattırmaya cesaretlendirmeli ve gevşeme yöntemlerini öğretmeli, beklenen davranışlarını ödüllendirmelidir. Hastanın Düşüncelerini Çevresi ile Paylaşma Başarısını yaşaması hasta bakım başlıklarından biridir. Bu amaçla hastanın mesajlarının anlaşılmasını sağlayacak sakinlikte olma, sözlü mesajları kısa ve basit tutma, sözsüz mesajları sözlerle kullanma, konuşmada tutarlı olma, basit uygulamaları yazma, hastanın tepkilerini gözleme ve tepki vermese bile konuşma stratejilerini uygulamak gerekmektedir. Hastanın mesajlarını anlatma yeteneğini geliştirmesi için hemşire hataları görmemeli, unutulan kelimeleri söylemeli, sohbet için yeterli zaman ayırmalı, basit cümleleri desteklemeli, konuşma için alternatif yöntem geliştirmelidir.

Günlük Yaşam Aktivitelerinde Maksimum Bağımsızlığın Sağlanması amacıyla günlük aktiviteleri kolaylaştırmak için plan yapılması, bakım aktiviteleri için uygun araçlar kullanılması, işlerin küçük parçalara ayrılması, iş bitene kadar hasta ile birlikte olunması, konfüzyon ya da dikkat eksikliği nedeniyle duraksadığında hatırlatma yapılması, vücut fonksiyonlarının izlenip erken tanı konması, banyo güvenliği için güvenlik önlemleri alınması, hastanın bildik yerleri hatırlaması ve tanıması için resim, fotoğraf, yazı gibi ipuçları yerleştirilmesi, kolay giyilen kıyafetler giydirilmesi, her iki saatte bir tuvalete gitmesi için teşvik edilmesi, yeterli sıvı ve besin alması konusunda desteklenmesi ve akşam saatlerinde sıvı alımının kısıtlanması gibi uygulamalar gerçekleştirilir. Yeterli Beslenmenin Sağlanması amacıyla hastanın kilo izlemi, yeterli ve dengeli diyet almasının sağlanması, kendi kendine yiyemeyen hastanın beslenmesine yardım edilmesi, besleme sırasında kısa hikayeler ile konsantrasyon ve iştah oluşturulması, sakin ve iyi ortam sağlanması ve hastanın istediği-bildiği besinleri yemesinin sağlanması önerilmektedir. Yeterli beslenme için ayrıca ağız bakımı yapılması, sakız çiğnenmesi önerilmektedir. Kişisel Hijyenin Sağlanması için hemşireler hastanın derisini kuru, temiz tutmalı, nemlendirmeli, masaj yapmalı, giysileri temiz tutmalı, saçı haftada iki kez yıkanmalı, tüm tırnakları temiz ve kısa olmalı ve elleri sabun ve su ile yıkanmalıdır. Uyku ve Aktivite Dengesinin Sağlanması amacıyla gece uyaranların azaltılması, gece yeterli aydınlatmanın sağlanması, gece uyanık ise rahatın sağlanması, güvenliği artıracak önlemlerin alınması, kısıtlayıcıların kullanılmasının engellenmesi, aktiviteuyku sürelerinin dengelenmesi, gün içinde uyanık kalmasının sağlanması, egzersiz ve aktivite programlarının eklem hareketliliği için desteklenmesi önerilmektedir.

A home healthcare worker helping a senior man with a walker walking through the front door of his house. The nurse is a mature woman, a Pacific Islander, wearing scrubs.

Multipl Skleroz Hastalığı Bayanlarda ve Erkeklerde Değişik Belirti Gösterir

0
Multipl Skleroz Hastalığı Bayanlarda ve Erkeklerde Değişik Belirti Gösterir
multipl-skleroz-ms-beyin

Sıçanlarda yapılan çalışmalarda dişi sıçanlar erkeklere oranla daha fazla antikor ve hücresel immün yanıt vermişlerdir,[31,32] CD4/CD8 oranı dişilerde daha yüksektir ancak CD8 oranları iki cinsiyet arasında benzer saptanmıştır.[33] Multipl skleroz, sıklıkla 20-40 yaş arasında başlar ve bilindi¤i gibi kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat fazla görülür. Türkiye’de yapılan bir çalışmada MS hastalarında kadın hastaların oranı %68.8 olarak saptanmıştır.[34] Multipl skleroz, kadınlarda daha sık görülürken daha iyi prognoza sahiptir.[35] Cinsiyetin immünite üzerinde etkisi iyi bilinmekle birlikte[36] bu konu üzerinde çalışılmalar halen devam edilmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi MS’de Th1 aktivitesi ön plandadır ve kadınlarda Th1 hücre yanıtı erkeklerden daha baskındır, bu durum MS gibi diğer otoimmün hastalıkların kadınlarda neden daha sık oldu¤unu kısmen açıklamaktadır.[36,37] Ayrıca, MS ve kadın cinsiyeti arasındaki doğrudan ilişkide hormonlar, cinsiyetle ilişkili genler ve nöroendokrin yolaklar önem taşımaktadır ve MS’de hastalık şiddeti ve cinsiyet hormonları arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Erkeklerin aksine kadınlarda hormon düzeyleri yaşla, gebelikte, menstrüal siklusun farklı dönemlerinde değişkenlik gösterir. Östradiol, östrojenin alt gruplarından en fazla salgılanan steroid yapıda hormondur. Kolesterol ve asetil-CoA’dan progesteron ve testosteron sentezlendikten sonra bunlardan da östrojen sentezlenir. Östradiol varlığında CD4 T hücrelerde IL-10 ve IFN-g üretimi artar.[38] ve T hücre bağımlı enflamasyonu baskılar. Ancak T hücrelerin üzerinde östrojen reseptörü yoktur ve immün sistem üzerindeki etkisini stromal hücreler, fibroblastlar ve makrofajlar yoluyla gösteriyor olabilir.[39] Düşük östrojen düzeyleri Th1 tipi proenflamatuar yanıtı artırırken, yüksek östrojen ve progesteron düzeyleri Th2 tipi yanıtı Multipl skleroz ve otoimmünite üzerine cinsiyet faktörünün etkisi artırır.

Kadınlarda menstürasyon döneminden önce MS ataklarında alevlenme olduğu ve östrojen ve progesteron düzeylerinin çok düşük olduğu saptanmıştır. Progesteron ve östrojenin çok yüksek olduğu gebeliğin son trimestrinde atak oranı belirgin azalırken, doğum sonrası dönem atak sıklığı ve şiddetinin arttığı bilinmektedir.[40,41] Çok yüksek olan östrojen ve progesteron düzeyleri, nitrik oksit ve TNF-a üretimini inhibe ederek mikroglial aktiviteyi düşürür. Östrojen düzeylerinin düşmesi Th1 tipi enflamatuar yanıtı artırarak hastalık aktivasyonuna neden olabilir. Gebelikte MS gibi otoimmün hastalıklarda immünosupresyon, fetal-plesantal-maternal faktörlerle ilişkilidir. Fetal supresör hücreler Th1’den Th2’ye dönüşümü sağlar.[42,43] Multipl skleroz, temel olarak Th1 hücre aktivitesi ilişkili olduğundan gebede Th2 hücrelerin artması, olasılıkla hastalık aktivitesini baskılar. Postpartum dönemde Th1 hücrelere dönüşüm artınca hastalıkla alevlenme olasılığı artar.[44]

Yapılan bazı çalışmalarda foliküler ve luteal
fazda dehidroepiandrosterone sülfalt (DHEA-S),
testosteron ve prolaktin düzeyleri normal bireylere göre daha düşük saptanırken, östradiol düzeyi
sadece foliküler fazda düşük saptanmıştır.[45,46]
Testosteron düzeyinin azalması ile sonuçlanan
hipotalamik-over-adrenal yolağın aşırı aktivasyonu ile enflamasyon arasında bir bağıntı vardır.[47]
ve testosteronun, remyelinizasyonda rolü oldu¤u
ve görece koruyucu oldu¤u yapılan çalışmalarla
gösterilmiştir.[48] Östradiol, luteal fazda granüloza hücrelerinde testesterondan üretilir ve düşük
testesteron düzeyi, düşük östrojen düzeyi olarak
tanımlanabilir. Ayrıca testosteronun metaboliti
olan dehydroepiandrosterone (DHEA), aromataz
enzimi ile östrojene dönüşür. DHEA’nın antienflamatuar etkisi vardır ve MS’de DHEA verilmesinin olumlu sonuçları oldu¤unu düşündürecek
bazı çalışmalar vardır.[49] Ancak, testosteron
ve östrojenin reaktif gliozisi azaltmakla birlikte
aksonal rejenerasyon halen bir sorun olarak
görülmektedir.[50]

Parkinson Hastalığı Nedir ?

0
Parkinson Hastalığı Nedir ?
Parkinson

PH, geleneksel olarak motor sistem hastalığı olarak ele alınmaktaysa da bugün artık motor ve nonmotor (otonomik, davranışsal, bilişsel ve duysal) tutuluş paterni ile çok daha kompleks bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Patolojik bulgu olarak eozinofilik sitoplazmik inklüzyonlar (Lewy cisimcikleri) ve substantia nigrada dopaminerjik nöron kaybı görülür. PH’nın kardinal klinik belirtileri bradikinezi, rijidite, tremor ve postüral instabilitedir. Hastalık sıklıkla asimetrik olarak, vücudun bir yarısında başlar ve en sık başlangıç bulgusu bir ekstremitede gözlenen istirahat tremorudur. PH tanısında altın standart nörolojik muayenenedir. PH tanısı, öykü ve klinik bulgulara dayanarak ve diğer olası tanılar dışlanarak konulur. PH’nın premotor bulguları olarak da kabul edilen REM uykusu davranış bozukluğu, anosmi ve konstipasyon hastaların çoğunda görülür. Bu bulgular, motor bulguların başlamasından yıllarca önce ortaya çıkabilir. Uygun zihinsel testlerle bakıldığında hastaların birçoğunda hafiften ağıra kadar uzanan zihinsel işlev bozuklukları saptanır. Özellikle yaşlı hastalarda ve hastalığın ilerleyen yıllarında hastaların bir kısmında PD gelişebilir, bu oran hastalığın 15-20. yıllarında %50-80 gibi çok yüksek rakamlara ulaşabilir (18).

PH tipik olarak sinsi başlar ve yıllar içinde yavaş olarak ilerler. Dopaminerjik tedavi ile hastaların prognozu anlamlı olarak düzelmiş ve beklenen yaşam süresi uzamıştır. Hastalığın ilerlemesiyle dopaminerjik tedaviye bağlı motor komplikasyonlar, dopaminerjik tedaviye yanıtın azalması ve nondopaminerjik etkilenme bulgularının şiddetlenmesi klinik tabloyu ağırlaştırır. İleri evrede jeneralize bradikinezi, postural insitabilite ve donma gibi motor tutulum belirtileri, bulber tutulum ve demans prognozu belirlemektedir.

Demans Nedir ?

0
Demans Nedir ?
demans_nedir

Latince zihin anlamına gelen “mens” kelimesinden türemiş olan demans zihnin yitirilmesi anlamına gelmektedir3 . Demans, kronik ve genellikle ilerleyici olarak bellek ve entellektüel kapasitenin azalması ile bellek, konuşma, algılama, hesaplama, yargılama, soyut düşünme ve problem çözme gibi bilişsel işlevlerden en az ikisinde bozukluk olması ile karakterize bir tablodur. Bilişsel işlevlerde bozukluğa bağlı olarak bireyin günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlama, sosyal ve mesleki yaşantısında bozukluk oluşmaktadır1,2,4 . Klinik olarak demans tanısının konabilmesi için hastanın zihinsel fonksiyonlarında sonradan oluşan bozulma, bellek, dikkat, dil gibi kazanılmış zihinsel işlevlerde birden fazla kaybın olması ve günlük yaşam aktivitelerinde bozulma meydana gelmesi beklenmektedir5 . Demans aylar-yıllar süren sinsi başlangıcı ve ilerleyici gidişi ile deliryum tablosundan6 ; gün içinde günlük hayatı etkilemeyen ve ilerleyici olmayan yaşa bağlı basit unutkanlıklar, depresyon ve hafif bilişsel bozukluklardan ayırt edilmelidir7 . Demans tanısında kullanılan Amerikan Psikiyatri Birliği DSM-IV tanı kriterlerine göre demans kriterleri aşağıda yer aldığı gibidir4,5.

1. Bellek bozukluğu ve aşağıdakilerden en az bir tanesini içeren, birden çok bilişsel alanda bozukluk a. Afazi (Lisan bozukluğu) b. Agnozi (Duyu işlevlerinde bozukluk olmamasına karşın nesneleri tanıyamama ya da tanımlayamama) c. Apraksi (Motor işlevlerde bozukluk olmamasına karşın motor etkinlikleri yerine getirememe) d. Yönetsel işlevlerde bozukluk (Planlama, organize etme, sıraya koyma, soyutlama) 2. Bilişsel bozukluğunun a. Mesleki ve sosyal işlevleri etkileyecek düzeyde olması b. Daha önceden var olan daha yüksek bir işlev düzeyinden düşüşe yol açması 3. Deliryum varlığında demans tanısı konulmaması 4. Genel tıbbi bir bozukluğa, toksine maruz kalmaya, madde kötüye kullanımına ya da ikisinin kombinasyonuna bağlanması

Demans hastalığı dejeneratif, vasküler, travmatik, demiyelinizan, neoplastik, infeksiyöz, inflamatuvar, sistemik ve toksik nedenler olmak üzere çeşitli nedenler sonucu ortaya çıkmaktadır. Demanslar etiyolojilerine, lokalizasyonlarına ve klinik özelliklerine göre sınıflandırılabilirler4,5. Demans hastalığı etiyolojisine göre primer ve sekonder olmak üzere sınıflandırılmaktadır8 . Primer demanslar merkezi sinir sisteminin nörodejeneratif hastalıkları olan Alzheimer hastalığı, Diffüz Lewy cisim hastalığı, fronto-temporal demans, motor bozuklukla olan demans, çeşitli pediatrik demans ve ender demanslar şeklinde sınıflandırılmaktadır4,8. Sekonder demanslar ise nörolojik ya da psikiyatrik bir hastalığın seyri sırasında demans oluşturan hastalıkları içermektedir. Bunlar vasküler demans, normal basınçlı hidrosefali, toksik-metabolik demanslar, infeksiyonlar, kafa içi yer kaplayıcı ve otoimmün-inflamatuar hastalıklardır4,8. Demans lokalizasyonuna göre yaygın olarak kabul görmemekle birlikte kortikal ve subkortikal demans olarak incelenebilmektedir. Kortikal demansta lezyonlar beyin korteksinde (gri cevherde), subkortikal demansta derindeki beyaz cevherdedir. Demans alt tiplerinin ayrımı klinik belirtiler ile yapılır. Alzheimer hastalığı gibi kortikal demanslarda ağır bellek bozukluğu ve semantik afazi ön plandadır; hasta akıcı konuşabilir, sorulara normal yanıt verebilir ve kendi ortamında aktivitesi normaldir. Huntington hastalığı gibi subkortikal demanslarda hasta çevreye karşı daha uyanıktır, cevap vermesi yavaşlamıştır, konuşması genelde akıcı değildir ve kompleks cümleler kurmakta zorlanır. Bellek bozukluğu daha hafiftir, semantik alanla ilgili daha az güçlük yaşar ve yönetici işlevlerde sorunlar vardır. Ayrıca motor bozukluklara subkortikal demanslarda sık olarak rastlanır9 . Demans oluşturan en sık nedenlerden biri %50-60 görülme sıklığı ile Alzheimer hastalığıdır. Alzheimer hastalığı ilk kez 1907 yılında bellek kaybı, konuşma yeteneğinin bozulması, paranoid belirtiler ve delüzyonlar ile tanımlanmıştır ve nöropatolojisinde nörofibriler yumaklar ve senil plaklar yer almaktadır10. Korteks, limbik sistem ve hipokampusta oluşan nörodejenerasyon ile konuşma, oryantasyon, karar verme gibi bilişsel işlevler ve bellek, bilgi depolama işlevleri etkilenmektedir.

BÜTÜNCÜL HEMŞİRELİK VE BAKIM

0
BÜTÜNCÜL   HEMŞİRELİK VE BAKIM
holistik

GİRİŞ Florance Nighintingale hemşirenin temel uğraşının; hastanın mümkün olabilen en iyi koşulunun sağlanması olduğunu, bireyin doğasında var olan kendi iyileştirme gücünün açığa çıkarılması olduğunu vurgulamaktadır. Postmodern hemşirelik ve insan bakım bilimini ele alan hemşire teorisyen Jean Watson, hemşirenin insana bakarken onun ruhuna bakmayı, bireyin ne yaşadığını anlamayı, özden dinlemeyi, sevginin şifa gücünü, rahatlığın huzur ve enerjisini tanıması ve öğrenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu açıdan hemşireliğe bakıldığında, tamamlayıcı destekleyici uygulamalar aslında hemşireliğin odağını oluşturmaktadır. Hemşirelerin bireyin zihin- beden-ruh temelline özen gösteren holistik uygulayıcılar olarak eğitilmeleri önemlidir. Tamamlayıcı ve bütünleşik (integratif) yaklaşım uygulamalarının özünde iyileştirici bir ortam oluşturmak, bireyi bilinçlendirmek ve kendi iyileştirme gizil gücünü ortaya çıkarmak esastır. Bu uygulamalar bütüncül yaklaşım temelli olup, kanıtların ışığında uygun olabilecek tüm yöntemlerin kullanılmasını içermektedir.

Tamamlayıcı ve Bütünleşik (İntegratif) Sağlık Uygulamaları a. Zihin- Beden Temelli Uygulamalar Bu tedavilerde meditasyon, hipnoz, relaksasyon (gevşeme) teknikleri, müzik ve sanatla terapi uygulamaları yer almaktadır. Yoğun bakım hemşireleri ile yapılan bir çalışmada 8 hafta boyunca haftada iki kez, her bir oturum bir saat olacak şekilde yapılan yoga egzersizlerinin hemşirelerde stresle baş etme davranışlarında etkili olduğu açıklanmaktadır. b. Manipülatif ve Beden Temelli Uygulamalar Masaj, refleksoloji ve egzersiz uygulamaları manipülatif ve beden temelli uygulamalar içerisinde yer almaktadır. Aromaterapi ve masaj uygulamalarıyla ilgili yapılan araştırmalarda oldukça farklı yöntemlerin izlendiği, süre ve uygulama bölgelerinin ve kullanılan yağların değiştiği görülmektedir. Refleksolojini ağrının azaltılması yanında bulantı-kusmanın rahatlatılması, kan basıncının dengelenmesi, dispne, uykusuzluk, konstipasyon, stres, anksiyete, depresyon yaşanmasını azaltmada ve yaşam kalitesini iyileştirmede etkili olduğunu gösteren çalışma sonuçları da mevcuttur. c. Enerji Temelli Uygulamalar Reiki, biyofeedback, terapötik dokunma, ki-gong gibi enerji uygulamalarını içermektedir. Henricson ve arkadaşları çalışmalarında, yoğun bakım ünitesinde terapötik dokunma programının pozitif etkisi olduğunu ve sempatik sinir sisteminin aktivitesini azalttığını ortaya koymuşlardır. d. Biyolojik Temelli Uygulamalar Bitkisel öneriler, vitaminler ve diğer beslenme destek uygulamalarını kapsamaktadır. Bazı beslenme öğelerinin kullanımının hastalıklara karşı korunmada ve semptom yönetimini sağlamadaki etkisi belirtilmiş olsa da bu konuyla ilgili çok çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmalarda genel bir önerinin yer almadığı da görülmektedir. e. Geleneksel Sağlık Bakım Sistemleri Geleneksel Çin Tıbbı ve Ayurvedik Tıp uygulamaları, akupunktur ve akupres uygulamaları bu grupta yer almaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda, akupunktur noktalarına belli seanslarda elektrostimülasyon cihazları ya da parmakla bası (akupres) uygulamasının üremik kaşıntı, bulantıkusma, ağrı, yorgunluk ve depresyonu azalttığı ve yaşam kalitesini iyileştirdiği belirtilmektedir. Tamamlayıcı ve bütünleşik (integratif) sağlık uygulamalarının uygulama alanına yansıtılması ve kanıta dayalı olarak kullanılması gereklidir. Ancak konuya ilişkin yapılan araştırmalarda; uygulayıcılarının araştırma eğitimi eksikliği, projelere mali desteğin yetersiz oluşu, alt yapı araştırmalarının yetersizliği, uygulayıcıların çoğunun konvansiyonel tıp araştırma yöntemlerinin bütünleşik (integratif) sağlık uygulamaları için uygun olmadığına inanmaları, bilimsel kanıtlara dayalı uygulama pratikleri oluşturmadaki isteklerinin azlığı gibi sorunlar yaşandığı görülmektedir.

Günümüzde bütüncül sağlık görüşü; bireyin fiziksel, mental, ruhsal, sosyo-kültürel bir varlık olduğunu ve her bireyin diğerlerinden ayrı nitelik taşıdığını kabul etmektir.

Sonuç olarak, hemşireliğin uygulama alanı ve tamamlayıcı bakım uygulamalarının temel felsefesi, bireye holistik olarak yaklaşmaları, tedavilerde destekleyici rolde olmaları, sağlığın yükseltilmesinde ve hastanın aktif rolde olmasına odaklanmalarıdır. Hemşireler bu uygulamaların uygunluğunu tanılamak, risk faktörlerini belirlemek ve etik yönünü düşünmek durumundadırlar. Bu nedenle bu yöntemlerin bilimsel bir temele dayandırılması, uygulama önerilerine dönüştürülmesi için toplumun sosyo-kültürel özelliklerine göre iyi tasarlanmış, kalitatif ve kantitatif yöntemin birlikte kullanıldığı araştırmalara ve bunların uygulama alanına yansıtılmasına ihtiyaç vardır.

Demanslı Hasta ile İrtibat

0
Demanslı Hasta ile İrtibat
demans

Demanslı hastalarla irtibat için Florida Atlantik Üniversitesinde Ruth Tappen
ve dostları tarafından yürütülen çalışmaların neticesinde sarih uçlu suallerin
kullanılmaması, suallerin sadece evet-hayır ile yanıtlanır kalitede olması, bağlantının
tek mevzuya odaklı, duyguların konuşulmaması tekliflerinde bulunulmuştur. Demanslı
hasta için irtibatta genel ilkeler altta yer aldığı gibi belirtilmiştir.

● Ferde erişkin gibi davranın.
● Anlaşıldığınızı düşünün ve hastanın sizi kavradığını usunuzda bulundurun.
● Sözel olmayan duygu ifadelerini gözlemleyin ve takip edin.
● Sohbeti mimik ve değme ile basitleştirin.
● Yanıtlaması için zaman verin.
● Hastalığın artta bir fert olduğunu andırın ve irtibat esnasında hastayı
tanımak için özelliklerine dikkat edin.
● İrtibat emeline göre irtibat taktiklerini değiştirin.

İrtibat emeline göre kolaylaştırma günlük hayat etkinliklerinde, basitleştirme
duygu ve düşüncelerin ifade edilmesinde, anlama-kavrama konuşmayı-sohbeti
kavramayı sağlamada, destekleyici/destekleme devam eden sohbeti destekleme ve
karakterini destekleme teknikler kullanılabilmektedir.

Hakikate Oryantasyon
Demanslı hasta bakımında kullanılan programlardan biri de hakikate oryantasyondur.
Oryantasyon, hastanın yere, zamana, güne, mevsime geçim sağlamasında genel olarak
bereketli bulunmakla beraber orta ve ileri düzey demanslı hastalara asılcı olmayan
temenniler konmasına ve andıramadıklarında stres yaşamalarına neden olabileceği
belirtilmektedir. Bu sebeple demanslı ferdin oryantasyonunun yapılandırılmadan/
vaziyete uygun yapılması önerilmekte.

Hastahane Stres Yönetimi

0
Hastahane Stres Yönetimi
stres

Bu bağlamda stres, bireyler ve örgütler için kaçınılmaz olup, maliyetleri ve getirdiği pek çok olumsuz sonuçları itibarıyla oldukça önemli bir konudur Stres, bireylerle çevresi arasındaki ilişki sonucu ortaya çıktığından, stresin olumsuz etkilerini önlemek bir anlamda çevreyi kontrol edebilmekle mümkün olabilecektir. Stresin yönetilmesi anlamına gelen bu olgu, çevredeki değişimlerin sürekli izlenerek bilinçli olarak denetlenmesini içermektedir. Bu kapsamda öncelikle stres nedenlerini ortadan kaldırmak ve veya kontrol altına almak, ikinci olarak stresin etkilerini yok etmekte üçüncü olarak ise bireyleri streslere karşı daha güçlü kılarak, dirençlerini arttırmak gerekmektedir (Dilki,2012:47). Stres, bireylerle çevresi arasındaki ilişki sonucu ortaya çıktığından, stresin olumsuz etkilerini önlemek bir anlamda çevreyi kontrol edebilmekle mümkün olabilecektir. Stresin yönetilmesi anlamına gelen bu olgu, çevredeki değişimlerin sürekli izlenerek bilinçli olarak denetlenmesini içermektedir. Bu kapsamda öncelikle (Aydın, 2004,:58); stres nedenlerini ortadan kaldırmak ve veya kontrol altına almak, ikinci olarak stresin etkilerini yok etmek ve üçüncü olarak ise bireyleri streslere karşı daha güçlü kılarak, dirençlerini arttırmak gerekmektedir(Ökalp,1989:161).Örgütsel düzeyde stresle başa çıkmada yöneticiler ve çalışanlar genellikle, “sorun odaklı” ya da “duygu odaklı” yaklaşımlardan birisini tercih etmektedirler(Soysal,2009).Günümüz modern işyerlerinde stresin sebep olduğu kayıp iş saatleri ve düşük verimliliğin maliyeti astronomik rakamlarla ifade edilmektedir(Kalay vd.,18:2009). Sorun odaklı yaklaşım, stresin kaynakları üzerinde odaklanmayı salık veren ve diğerine göre daha etkin bir yaklaşım olarak kabul görmektedir. Bu yaklaşımı izleyenlerin daha iyimser ve stresle başa çıkmada daha başarılı oldukları görülmektedir. Duygu odaklı yaklaşım ise, genellikle, stresin kaynaklarından daha çok, olayın iyi yönleri üzerinde odaklanmayı ve “daha kötüsü de olabilirdi!”, “her işte bir hayır vardır!” gibi düşüncelerle stresle baş etmeyi salık veren bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir (Aydın, 2002, s.145). Bu yaklaşımı izleyenlerin stres kaynağını pasif bir şekilde kabul ettikleri ve dolayısıyla da, stresle başa çıkmada daha az başarılı oldukları görülmektedir. Araştırmalar ise, insanların zamanlarının çoğunu her iki yöntem tekniğini de kullanarak stresle baş etme konusunda harcadıklarını göstermiştir (Gümüştekin ve Öztemiz, 2004:69).

Örgüt yönetimi öncelikle çalışanları strese sürükleyen stres kaynaklarını bulmak durumundadır. Her örgütün yapısı, kültürü ve özellikleri farklı olacağından stres kaynakları da kendi içerisinde farklılık gösterebilecektir. Örgüt stres kaynaklarını azaltmak ve yok etmek konusunda kendi geliştirdiği yöntemleri ve stratejileri çalışanlarla paylaşmak durumundadır. Çünkü çalışanlara stres deneyimi kazandırmak ancak onları da bu sürece katmakla mümkün olabilecektir. Diğer taraftan örgüt yönetimi stresin sonuçları konusunda çalışanlarla sürekli iletişim halinde olmalı ve gelişmelerden onları haberdar ederek daha etkili stres tekniklerine ulaşmada sürekli değişiklikler yapmalıdır (Dilki,2012:48). Stresi